kızımla yapay zeka sohbetleri #13
elini ağzına götürüyor, sanki orada bir cevap arıyormuş gibi..
bu haftanın öne çıkan gözlemi, idil’in elini ağzına götürmeye başlaması ve hatta elini ağzından çıkarmamasıydı.
önce tesadüf sandım — kol bir yöne savruluyor, parmaklar dudağa değiyor, bitiyor. ama değilmiş. bilerek yapıyor artık. eli görüyor, ona doğru uzanıyor, tutuyor, ve sonra dosdoğru ağzına taşıyor. bazen dakikalarca öyle kalıyor, sanki elinin ne olduğunu ağzıyla okuyormuş gibi.
gelişim bilimciler bu süreci iki ayrı katman olarak anlatıyor. doğuştan gelen kavrama refleksi (palmar grasp reflex) zaten vardı — avucuna bir şey değdiğinde parmaklar otomatik kapanıyor, hiçbir niyet yok, neredeyse tamamen omurilik seviyesinde bir hareket. ama idil’in şu an yaptığı bu değil. o artık elini görüyor, ona doğru uzanıyor, ve sonra onu bir amaca yönlendiriyor. bu, “hand regard” denen erken evrenin — bebeğin kendi elini fark edip ilgiyle izlemesinin — doğal devamı. önce el bir nesne gibi izleniyordu; şimdi o nesne bir araca dönüşüyor.
ağza götürme kısmı ise apayrı bir mesele. ağız, bebeğin bedenindeki en yoğun dokunsal reseptör dağılımına sahip bölge — parmak uçlarından bile hassas. bu yüzden bebekler yeni bir şeyle karşılaştıklarında onu önce ağızlarına götürüyor; bu bir alışkanlık değil, envanterindeki en yüksek çözünürlüklü sensöre başvurmak. ama idil’in bu hafta ağzına götürdüğü şey bir oyuncak değil, kendi eli.
andrew meltzoff ve richard borton’ın 1979’da yaptığı bir deney var, tam da bunun üzerine. bir aylık bebeklere, hiç göstermeden, ya pürüzlü ya da düz yüzeyli bir emzik emdiriyorlar. sonra emziği alıp ikisini birden görsel olarak sunuyorlar. bebekler, ağızlarıyla tanıdıkları şekle anlamlı biçimde daha uzun bakıyor. yani ağızdan gelen bilgi, göze aktarılabiliyor — bebek o nesneyi hiç görmemiş olmasına rağmen. duyular birbirinden yalıtılmış kanallar değil; aralarında, çok erken kurulmuş bir çeviri hattı var.
yapay zeka tarafında bunun karşılığı kendi kendini denetleyen öğrenme (self-supervised learning). modelin elinde etiketlenmemiş ham veri var; dışarıdan hiçbir insan “bu şudur” demiyor. model, verinin kendi içindeki tutarlılıkları bir öğretmen gibi kullanıyor.
en verimli hallerinden biri, modaliteler arası hizalama. aynı şeye ait iki farklı temsil alıyorsun — bir görüntü ve onu tarif eden bir metin, ya da bir sahnenin kamera görüntüsü ve lidar taraması — ve modeli, bu ikisini aynı temsil uzayında birbirine yaklaştırmaya zorluyorsun. eşleşenler yakınlaşıyor, eşleşmeyenler uzaklaşıyor. kimse “bu görüntü bu metne aittir” diye elle etiketlemiyor; eşleşme zaten verinin içinde duruyor, model sadece onu bulup çıkarıyor.
idil’in elinde de aynı yapı var. eli hakkında iki bağımsız kaynak zaten mevcut: gözünün gördüğü (görsel) ve kolunun ona söylediği (proprioseptif — bedeninin uzaydaki konumuna dair içsel his). bu iki kaynak genelde örtüşüyor, ama örtüşme henüz güvenilir bir bağa dönüşmemiş olabilir. eli ağzına götürdüğünde üçüncü ve en keskin kanaldan bir doğrulama sinyali geliyor: gördüğüm şey ile hissettiğim şey aynı nesne. philippe rochat’nın bebeğin kendi bedenini keşfetmesi üzerine çalışmalarında vurguladığı da bu — bebek dünyayı keşfetmeden önce kendini keşfediyor, ve bunu ölçerek, karşılaştırarak, tekrar ederek yapıyor.
burada dikkat edilmesi gereken bir şey var. bir modelin iki kanalı birbirine hizalaması, o modelin nesnenin ne olduğunu anladığı anlamına gelmiyor. öğrendiği şey, iki sinyalin istatistiksel olarak birlikte geldiği. tutarlılık, anlam değil.
idil de büyük ihtimalle henüz “bu benim elim, bedenimin parçası, onu ben kontrol ediyorum” diye bir kavram taşımıyor. sadece görsel ve dokunsal sinyalin aynı anda geldiğini fark ediyor, ve bu fark edişi tekrarlıyor. serinin dördüncü yazısında kavrama refleksini yazarken, tutunmanın anlamakla aynı şey olmadığını söylemiştim; on ikincide, bir sinyali düzleştirip ondan eğilim çıkarmanın o sinyalin altındaki mekanizmayı kavramakla aynı şey olmadığını. bu haftanınki aynı ailenin belki en yalın hali: iki sinyalin örtüştüğünü hissetmek başka şey, “bu benim” diye tanımak başka şey.
dün akşam onu izlerken şunu fark ettim: elini ağzından çıkardığında bir an duruyor, bekliyor. sonra tekrar götürüyor. bir kez yetmiyor. defalarca, aynı hareket, aynı doğrulama.
ilk başta tuhaf geldi — bir kez doğruladıysa neden tekrar etsin? ama bir model de tek bir örnekle ikna olmuyor. güven tekrarla birikiyor; her tekrar önceki tutarlılığın üzerine biraz daha ağırlık koyuyor.
bunu izlerken istemsizce kendime döndüm. ben de bazı şeyleri “biliyorum” sanıyorum, çünkü onlarla defalarca temas ettim — bir işi, bir insanı, kendi tepkilerimi. ama belki yaptığım şey de tekrarlanan bir kalibrasyondan ibaret: farklı kanallardan gelen izlenimlerin örtüştüğünü fark etmek, ve bu örtüşmeye “anlamak” adını vermek. gerçekten anladığım ile sadece tutarlı bulduğum arasındaki çizgi, sandığımdan ince olabilir.
beşinci yazıda idil’in beşinci hafta krizini yapay zeka kışlarıyla yan yana koyarken harika haftalar teorisinden bahsetmiştim — van de rijt ve plooij’in, bebeklerin belirli haftalarda öngörülebilir sıçramalar yaşadığı iddiasından. o kitabı hâlâ zaman zaman karıştırıyorum. idil’in şu anki haftasına denk gelen sıçramanın adı “yumuşak geçişler dünyası” ve tarif ettiği becerilerden biri tam olarak bu: nesnelere uzanmanın, onları kavramanın rafineleşmesi.
kitap bunu haftalar öncesinden, doğum tarihine bile bakmadan söylüyor — çünkü yeterince bebek üzerinde yeterince örüntü toplanmış. bu da bir tür model aslında; idil’in içinde ne olduğunu bilmiyor, sadece binlerce bebekten çıkarılmış istatistiksel bir eğilim taşıyor. ve tuttu. tam bu hafta, tam bu beceri.
ama bu beni asıl soruya geri getiriyor. kitap doğru tahmin etti diye idil’in içinde olanı anladı mı? yoksa benim kendi kendime yaptığım o kaba düzleştirmenin, çok daha fazla veriyle beslenmiş bir versiyonunu mu sundu? belki fark, idil’in elini ağzına götürürken yaptığı şeyle kitabın bir hafta sayısına bakıp tahmin yürütmesi arasındaki fark kadar büyük. biri içeriden, iki sinyali birbirine kalibre ediyor. diğeri dışarıdan, bir örüntüyü başka bir örüntüye eşliyor.
peki ya ben — idil’i izlerken, onun ne hissettiğini “anladığımı” düşündüğümde — hangisini yapıyorum?




