bu hafta idil hanım zihinsel değil, tamamen fiziksel bir sıçrama yaptı. yatarken ellerimi tutuyor, avuçlarını parmaklarıma kilitliyor, ve kendini yukarı çekip oturur pozisyona geçiyor. bir nevi, düşük bütçeli mekik çekme!
ilk yaptığında refleks sandım — kollarımı biraz yukarı almışımdır, o da savrulmuştur diye düşündüm. ama tekrar etti. sonra yine. şimdi neredeyse bir ritüel: elimi uzatıyorum, tutuyor, ve karnındaki kaslar gerildikçe başı yerden kalkıyor. yalnız asıl mevzumuz şuydu — ben çekmiyorum. elim orada, sabit, gevşek. çeken o. ben sadece tutunacak bir yer oluyorum.
maria montessori, 20. yüzyılın başında roma’da hekimlik yapan ve sonra pedagojiye yönelen çok kıymetli bir ablamız. çocuklarla önce tıbbi bir gözle ilgilenmiş, sonra da bugün onu tanımamıza yol açan uğraşlarıyla — eğitimle. 1907’de roma’nın san lorenzo mahallesinde açtığı, yoksul ailelerin çocuklarına bakan sınıfta bugün adını taşıyan yöntemin temelini attı. yöntemin sonradan felsefesinin özeti haline gelen bir cümlesi var, bir çocuğun ağzından kurulmuş bir cümle: bana yardım et, kendim yapayım.
bu cümle ilk bakışta nazik bir dilek gibi duruyor. ama içinde çok keskin bir sınır çizgisi var. çocuk yardım istiyor, ama işin kendisinin yapılmasını istemiyor. yetişkinden beklediği şey; işi devralmak değil, işi mümkün kılmak. montessori’nin sınıflarında; raflar çocuk boyunda, sürahiler çocuk elinde taşınabilecek ağırlıkta, sandalyeler çocuğun kendi kaldırabileceği kadar hafif. yetişkinin görevi çocuğa su vermek değil, suyu kendi dökebileceği bir düzen kurmak. montessori bunu bir tür geri çekilme disiplini olarak tarif ediyor — öğretmenin en zor işi, müdahale etmemeyi öğrenmek.
elimi tuttuğunda yaptığım şeyin tam olarak bu olduğunu fark ettim. ona bir sürahi vermiyorum; sadece sürahiyi tutabileceği kadar sağlam bir zemin oluyorum. kuvvet onun, yön onun, karar onun. ben sadece dünyanın o an sabit kalan kısmıyım.
yapay zeka tarafında bu geri çekilme meselesinin en net anlatıldığı yer, sanırım deepmind’ın go programlarının hikayesi.
alphago — geçmiş yazılarda kendisinden bir kez daha bahsetmiştik — 2016’da dünyanın en iyi go oyuncularından lee sedol’ü yendiğinde büyük ses getirmişti. ama nasıl öğrendiği, en az ne yaptığı kadar önemliydi: usta oyuncuların oynadığı yüz binlerce oyunu izleyerek başladı. önce taklit etti.. bir insanın herhangi bir pozisyonda ne oynayacağını tahmin etmeyi öğrendi, ve ancak ondan sonra kendi kendine oynayarak bu temelin üzerine çıktı. yani alphago’nun elinden tutan bir öğretmen vardı — insanlığın birikmiş go bilgisi.
bir yıl sonra gelen alphago zero ise bu yöntemden tamamen vazgeçti. eğitiminde tek bir geçmiş insan oyunu örneği yoktu. sadece oyunun kuralları verildi — taşlar nasıl konur, bir grup ne zaman ölür, oyun ne zaman biter.. gerisini kendi kendine oynayarak öğrendi. rastgele hamlelerle başlayan, hiçbir şey bilmeyen bir sistem, günler içinde insanlığın binlerce yılda biriktirdiği go bilgisini yeniden keşfetti, ve sonra alphago’yu yüz maçın hepsinde yendi. sonrasında aynı yaklaşımı satranç ve shogi’ye de taşıyan alphazero geldi.
bu hikayenin en çok konuşulan tarafı skor değil, oynanan hamleler oldu. sistem, oyuncuların yüzyıllardır kullandığı bazı açılışları kendi kendine bulup sonra terk etti — profesyonellerin standart saydığı bazı dizilimlerin aslında ideal olmadığına karar verdi. lee sedol maçındaki, uzmanların ilk anda hata sandığı ama sonradan üzerine yazılar yazılan o meşhur hamle de bu türden bir şeydi. öğrenci, öğretmenin bilmediği bir yerden geldi.
burada acele bir sonuca varmak kolay: madem insan verisi olmadan daha iyisi olabiliyor, öğretmen aslında gereksiz diyip geçebiliriz. ama bence bu, bir hikayenin yanlış okunmasından ibaret.
alphago zero’nun insan verisi yoktu, ama kuralları vardı. tahtası vardı. neyin geçerli bir hamle olduğunu, oyunun ne zaman bittiğini, kimin kazandığını söyleyen bir çerçeve vardı. model, bu çerçeveyi kendi kendine keşfetmedi. yani ortada tam bir yokluk değil, yer değiştirmiş bir destek var: elini tutan biri yerine, düşmeyeceği bir zemin.
montessori’nin yaptığı da tam olarak buydu. çocuğa nasıl su dökeceğini anlatmıyor, ama sürahiyi çocuk boyunda seçiyor. serbestlik veriyor, ama serbestliğin sınırlarını kendisi çiziyor. hazırlanmış ortam dediği şey bir yokluk değil, görünmez hale gelmiş bir destek. iyi tasarlanmış bir iskele, tam olarak kendini fark ettirmeyendir.
serinin beşinci yazısında yapay zeka kışlarından bahsederken, bir alanın ilerlemesinin ne kadar dışarıdan gelen desteğe — fona, ilgiye, sabra — bağlı olduğunu konuşmuştuk. şimdi baktığımda o yazının tersini yazıyorum sanki: bu kez mesele desteğin gelmesi değil, doğru zamanda çekilmesi. ve galiba ikisi aynı sorunun iki ucu. destek çok erken çekilirse sistem çöküyor, çok geç çekilirse sistem hiç ayağa kalkmıyor.
idil elimi tutup kendini çektiğinde, benim hiçbir şey yapmadığımı söylemiştim. bu tam doğru değil aslında. bir şey yapıyorum: sabit kalıyorum.
ve bunun ne kadar zor olduğunu ilk defa bu hafta fark ettim. çünkü içimden gelen şey çekmek. yukarı kalkarken bir an duraksadığında, kaslar titrediğinde, kolum kendiliğinden biraz yukarı gitmek istiyor. ona yardım etmek istiyorum. ama ettiğim anda o hareket artık onun olmuyor. ikimizin ortak yaptığı, ama başarısı kime ait olduğu belirsiz bir şeye dönüşüyor.
geçen hafta elini ağzına götürüşünü yazarken, iki sinyalin örtüştüğünü hissetmenin “bu benim” diye tanımakla aynı şey olmadığını söylemiştim. bu hafta bunun bir devamı gibi geliyor: bir hareketi yapabilmek ile o hareketin sahibi olmak arasında da benzer bir mesafe var. ben çekersem hareketini gerçekleşiyor ama hareketin sahibi olmuyor. ve o mesafeyi kapatan tek şey, benim hiçbir şey yapmamam.
alphago’ya geçmiş oyunlar verildiğinde de benzer bir bulanıklık vardı sanırım. iyi oynuyordu, ama oynadığı şeyin ne kadarı kendisiydi? bunu ayırt etmenin tek yolu, veriyi tamamen kesip bakmaktı. ve kestiklerinde, kaybettikleri bir şey olmadı — aksine, insan verisinin sistemi belli bir düşünme biçimine hafifçe hapsettiği ortaya çıktı. öğretmen sadece yol göstermemiş, aynı zamanda başka yolları görünmez kılmıştı.
bu düşünce silsilesi, beni birazcık rahatsız eden bir yere doğru gidiyor. çünkü şu an idil’in bana ihtiyacı var ve bu ihtiyaç bana iyi geliyor. elini uzattığında, beni aradığında, tutunacak bir yer olduğumda kendimi gerekli hissediyorum. ama montessori’nin ve alphago zero’nun aynı anda söylediği şey şu: bu gerekliliğin doğru sonu, gerekliliğin bitmesi.
iyi bir öğretmenin nihai başarısı, kendini gereksiz kılmasıdır. bunu bilmek başka, elini gerçekten bırakmak başka. hele ki, böylesine tatlıyken ve o kocaman gözlerini bana dikip de sanki benden bir şeyler bekliyormuş gibi bakarken.
bir gün ellerime ihtiyaç duymadan doğrulacak. muhtemelen ben fark bile etmeden — bir öğleden sonra, ben mutfaktayken, kimse izlemiyorken. ve o an geldiğinde ortaya çıkan şeyin ne olduğunu asla tam olarak bilemeyeceğim: benim tuttuğum ellerin bıraktığı bir iz mi, yoksa ben hiç orada olmasam da gelecek olan bir şey mi?
belki bu ayrımı yapamamak, iyi bir iskele olmanın bedeli.




