bu hafta babaanne ve dedeyle geçen dolu dolu bir haftaydı idil hanım için. o kadar fazla şeyi bir haftaya sıkıştırdı ki, hafta bitimine doğru işlenmesi gereken devasa bir yığın vardı. ve yığından ötürü huysuz, huzursuz bir haftasonuna giriş yaptık. kızgın kumlardan serin sulara, zeytin ağaçlarının gölgelerinden ay ışığında balkon sefalarına.. neler neler. tüm bu deneyimlerin içinden bir tanesi sıyrıldı geldi fakat.. neşeli ayakların denize değdiği anlar.
önce saplı ada’da sonra da dilek yarımadası milli parkında, ayaklarını ilk kez denize soktuğumuz an idil’in yüzünde ne sevinçten ne korkudan tam olarak ayırt edemediğim bir ifade vardı. dalga geldi, ayak bileklerini sardı, geri çekildi — ve o, kollarını havaya kaldırıp bana baktı. isyan eder gibi değil de anlamaya çalışır gibiydi.. sonra bir dalga daha geldi, bu sefer gülümsedi. üçüncü dalgada artık bekliyordu.
o ana kadar idil’in bildiği tüm zeminler sınırlıydı. küvetin kenarları vardı, beşiğinin çerçevesi vardı, halının bittiği yerde parke başlıyordu. her yüzey, nereye kadar gidebileceğini önceden belli ediyordu. deniz ise ilk kez ona öyle bir şey sundu ki, sınırı yoktu — ya da en azından, göz alabildiğine yoktu. ufuk vardı, duvar yoktu.
bu ikisi arasındaki geçiş — soru ile davet arasındaki o kısa an — belki de bütün yazının özeti. çünkü aynı uyaran, aynı soğuk su, aynı ıslaklık hissi, bir anda tehditten oyuna dönüştü. hiçbir şey değişmedi ortamda; değişen tek şey sanırım idil hanım’ın olana bitene verdiği anlamdı.
gelişim psikolojisinde bebek motor öğrenmesi üzerine en ilgi çekici isimlerden biri karen adolph. bu blog postları hazırlarken, en çok başvurduğum kaynaklardan birisi kendisi.. new york üniversitesi’nde çalışan adolph, yıllarca bebekleri farklı zeminlerde — eğimli rampalarda, yumuşak minderlerde, kaygan yüzeylerde — sürünürken, emeklerken, yürürken izledi. bulduğu şey ilk bakışta sezgiye aykırı: bebekler tek tip, kontrollü bir zeminde pratik yaptıkça değil, çeşitli ve öngörülemez zeminlerle karşılaştıkça daha hızlı ve daha genelleşebilir motor beceriler geliştiriyor. düz bir halıda mükemmelleşen bir bebek, ilk eğimle karşılaştığında sıfırdan başlıyormuş gibi davranabiliyor. ama karışık zeminlerde büyüyen bebek, yeni bir yüzeyle karşılaştığında daha az şaşırıyor.
bu bulgu bana idil’i düşündürdü. birkaç haftadır dönmeyi öğrendi — sırtından karnına, karnından sırtına. şimdi emeklemenin eşiğinde duruyor, ama henüz tam olarak oraya geçmiş değil. ve düşünüyorum: belki de kumun dayanıksız zemini, dalganın ayak bileğini iten direnci, ıslak-kuru geçişlerinin sürekli değişen sürtünmesi — bunların hiçbiri “boşa harcanan” bir deneyim değil. tam tersine, tam da emeklemeye geçişi tetikleyecek türden bir zorluk çeşitliliği sunuyor olabilirler. düz bir zeminde asla karşılaşmayacağı bir denge problemiyle karşı karşıya kalıyor, ve bedeni buna bir çözüm arıyor.
idil hanım’ın bu haftaki deneyimi de aslında yapay zeka araştırmalarından tanıdık bir hikaye. uzun süre pekiştirmeli öğrenme (reinforcement learning) ajanları sabit, kontrollü ortamlarda eğitildi — atari oyunları, belirli bir labirent, sabit kurallı bir simülasyon. bu ajanlar kendi ortamlarında olağanüstü başarılı oldular, ama ortam biraz değiştiğinde — bir duvar birkaç piksel kaydığında bile — performansları çöktü. çünkü öğrendikleri şey genel bir beceri değil, o spesifik ortamın ezberiydi.
bunun üzerine bir soru doğdu: ajanı sabit bir hedefe değil, sürekli değişen, kendi zorluğunu üreten ortamlara sokarsak ne olur? poet (paired open-ended trailblazer), uber ai’de wang ve arkadaşlarının 2019’da önerdiği bir yaklaşım, tam olarak bunu yaptı: ajanlarla ortamları birlikte, eş zamanlı olarak evrimleştirdi — ortam zorlaştıkça ajan gelişiyor, ajan geliştikçe ortam daha da zorlaşıyor. hiçbir sabit “hedef” yoktu, sadece sürekli artan bir çeşitlilik.
deepmind’ın 2021’de tanıttığı xland projesi de benzer bir mantıkla ilerledi: ajanları milyonlarca farklı, prosedürel olarak üretilmiş oyun ve ortamda “serbest oyun”a bıraktılar. sonuç, hiçbirinde özel olarak eğitilmemiş ajanların, daha önce hiç görmedikleri görevlerde bile makul bir yetkinlik gösterebilmesiydi. sınırsız çeşitlilik, garip bir şekilde, en genelleşebilir öğrenmeyi üretti.
bunun tekniğe dökülmüş hali bazen domain randomization, bazen curriculum learning olarak adlandırılıyor — ama özünde hepsi aynı sezgiyi paylaşıyor: zorluğun kendisi, bir öğretmen rolü üstlenebilir. tek bir doğru cevap yerine, sürekli değişen bir soru seti, daha dayanıklı bir öğrenci yaratıyor.
burada durup bir ayrım yapmak gerekiyor, çünkü kolayca karıştırılabilir. sınırsız bir ortama bırakılmak ile amaçsızca sürüklenmek aynı şey değil. idil’in dalgalar arasında sendelemesi dışarıdan bakınca rastgele görünebilir — düşüyor, dengesini kaybediyor, tekrar deniyor. ama bu rastgelelik israf değil; her düşüş, bedeninin çözmeye çalıştığı bir denklemin parçası. poet’teki ajanlar da başlangıçta amaçsızca dolaşıyormuş gibi görünür, ta ki zorlukla ajanın gelişimi arasındaki eşleşme ortaya çıkana kadar.
serinin beşinci yazısında wonder weeks’ten bahsetmiştim — gelişimsel sıçramaların, bazen huzursuzlukla, bazen de yeni bir dünyanın aniden algılanmasıyla geldiğini. deniz de böyle bir sıçrama anı olabilir: yeni bir duyusal ve motor dünyanın aniden, tüm genişliğiyle açılması. ama on beşinci yazıda ele aldığım gerilim — tanımak ≠ tehdit görmek — burada tersine dönüyor. orada yenilik bir tehdit sinyali olabiliyordu, bilinmeyen yüz karşısında ağlama refleksi devreye giriyordu. burada ise yenilik bir davet gibi karşılanıyor; aynı “bilinmeyenle karşılaşma” durumu, bambaşka bir tepkiyle sonuçlanabiliyor. belki de fark, bilinmeyenin tehlike mi yoksa oyun mu olarak çerçevelendiğinde yatıyor — ve bu çerçevenin nasıl kurulduğu, hem bebekler hem de ajanlar için hâlâ tam olarak çözülmüş bir soru değil.
sınırsız ≠ amaçsız, ve rastgelelik ≠ israf. bu iki önerme birbirine bağlı: eğer bir sistem — biyolojik ya da yapay — sürekli değişen, öngörülemez bir ortamda “amaçsızca” dolaşıyor gibi görünüyorsa, belki de yaptığı şey tam olarak öğrenmenin ta kendisi. sadece bizim gözlemleyebildiğimiz zaman ölçeğinde bir amaç göremiyoruz.
bu da beni şuna götürüyor: bir ebeveyn olarak en çok zorlandığım şeylerden biri, “amaçsız” görünen anlara müdahale etmemek. idil kumda sendelerken içgüdüsel olarak elimi uzatmak istiyorum — düşmesin, zorlanmasın diye. ama poet’in ya da xland’in öğrettiği ders, tam da bu müdahalenin bazen öğrenmeyi kısalttığı. zorluk, çok erken çözüldüğünde, ders de yarım kalıyor.
eve dönerken idil arabada uyudu — tuzlu saçları, güneşten kızarmış burnu, ve muhtemelen bedeninde işlenmeye devam eden bir günün izleriyle. bilmiyorum bu deneyim onu ne zaman emeklemeye götürecek, ya da götürecek mi. belki bağlantı benim kurduğum kadar doğrudan değil, belki tamamen ilgisiz iki şey bir arada yaşandı sadece. ama poet’in ajanlarında da, xland’in oyun alanlarında da benzer bir belirsizlik var: hangi zorluğun hangi beceriyi tetikleyeceğini önceden bilemiyorsunuz, sadece çeşitliliği sağlıyor ve bekliyorsunuz.
belki de asıl soru şu: bir beceri, ona doğrudan çalışılarak mı ortaya çıkıyor, yoksa hazır olmadığımız zorluklarla karşılaşarak mı? ve eğer ikincisiyse — ne kadar sınır koymalıyız, ne kadar sınırsız bırakmalıyız?





