bu hafta idil hanım adına birçok gelişme oldu. günübirlik şehirler arası seyahatlere başladı.. benim ankara’daki toplantıma, şafak operasyonuyla yola koyulup ve oralarda bizi hiç üzmeden mışıl mışıl uyuyup geri dönerek eşlik etti. anıtkabir’e gidip, ikinci ismi olan “gökçen”in isim babasıyla yani paşamla tanıştı. hayatında ilk kez ağzına katı yiyecek götürdü — yeşil soğanı misvak gibi kullandı resmen.
yine de idil hanımla aldığımız ortak karar neticesinde, her 10 yazıda bir şöyle retrospektif tadında bir şeyler yazalım dedik. tabi ki içeriğinde yine yapay zeka bağlamında kalacağız. ancak içimden geçenleri de söylemeden edemeyeceğim. kimseleri huzursuz etmemek adına, günlük yaşantımda ya da profesyonel ortamımda bunları dile getirmesem de.. söylenmesi gerekenler söylenmeli sanki.
neyse.. geçen akşam merve’yle otururken fark ettim: ikimiz de aynı cümleyi farklı zamanlarda kurmuşuz — “bugün hem şunu hem bunu yetiştirmem gerekiyordu.” o, ev işleri, annelik, doktora tezi ve idil arasında; ben ise iş ile idil arasında. eskiden bu cümle böyle kurulmazdı sanırım. anne evdeydi, baba işteydi, sınırlar kültürel kodlar sebebiyle baya bi netti. sonra pandemi oldu ve birileri evden çalışabilir hale geldi.. denklem biraz değişti. şimdi ikimiz de aynı evdeyiz, ikimiz de aynı anda birden fazla şey oluyoruz.
bu ayrımın tarihi de aslında baya geçmişe gidiyor. gelişim psikoloğu michael lamb, 1970’lerden itibaren babalığın çocuk gelişimindeki yerini incelerken şunu gözlemledi: geleneksel model babayı “instrumental” (işlevsel, dışa dönük, eve ekmek getiren), anneyi “expressive” (duygusal, içe dönük, bakımı üstlenen) role hapsediyordu. lamb da “sene 1970 olmuş, bu ne cehalet kardeşim?” diyerek bu ayrımın doğal değil, tarihsel ve ekonomik koşulların ürünü olduğunu gösterdi — ve babanın çocuk gelişimine katılımının “yeterince zaman ayırma” ile ölçülebilecek kadar basit olmadığını.
lamb bu katılımı üç boyuta ayırıyor: engagement (doğrudan etkileşim — oynamak, bakmak, beslemek), accessibility (erişilebilir olmak, aynı mekânda bulunmak, çağrıldığında orada olmak) ve responsibility (planlamak, aklında tutmak, organize etmek — aşı takvimini hatırlamak, biberon bitmeden fark etmek). yani benim koşullarımda; evde fiziksel olarak bulunmak sadece ikinci boyutu, accessibility’yi otomatik sağlıyor. birinci ve üçüncü boyut, orada olmakla kendiliğinden gelmiyor.
ben tam olarak üçüncü boyutta zorlanıyorum sanırım. idil’in hangi hafta hangi gelişim aşamasına geldiğini, kaç bezimizin kaldığını, aşı takviminin ne zaman olduğunu genelde merve hatırlıyor — ben evdeyim, erişilebilirim ama aklımda tutmuyorum. çünkü zihnim hala eski bir refleksle çalışıyor: “iş” aklımda tutulması gereken bir şey, “ev” ise orada bulunduğum sürece kendiliğinden hallolan bir şey. bu refleks, pandemi öncesinden — ofise gidip gelen bir hayattan miras kalmış. evden çalışmaya geçiş beni fiziksel olarak eve taşıdı, ama zihinsel işletim sistemimi güncellemedi.
merve’nin zorluğu ise tam tersi bir yerde. onun için accessibility ve responsibility hiç ayrışmıyor — ikisi aynı anda, sürekli üst üste biniyor. makale okurken idil ağlıyor, idil’i sakinleştirirken tezin teslim tarihi aklından çıkmıyor. iki rol arasında sırayla geçiş yapmıyor — istese de yapamıyor, ikisini aynı anda taşıyor. bu “iki işi birden yapmak” değil, çünkü ikisi de tam zamanlı, ikisi de ertelenmeyi kabul etmiyor. benim sınırım fiziksel olarak kalktı ama zihinsel olarak hâlâ ayrı iki kutuda yaşıyorum; onunkiyse hiç kutulara ayrılmadan, tek bir sürekli akış hâline geldi.
bunu düşününce fark ettim ki asıl mesele sınırın kalkması değil, kalktığında kimin hangi boyutu üstlendiği. evde bulunmak neredeyse bedavadan bana kazanç yazıyor ama bir şeyleri aklında tutmayı, sorumluluğu gerçekten devralmayı öğrenmek, yıllarca kurulmuş refleksleri sökmeyi gerektiriyor. bu, sadece ev içi roller için değil, geçmişte net çizgilerle ayrılmış her ikili için geçerli görünüyor.
tanıdık bir ikili daha var aklımda: yazılımcı ile veri bilimci/ai mühendisi. onlar da uzun süre ayrı mesleklerdi — ayrı müfredatlar, ayrı takımlar, ayrı iş ilanları. şimdi o çizgi de kalkıyor. ama nasıl kalktığına yakından bakınca, evdeki asimetrinin bir başka versiyonunu görüyorum.
yapay zeka destekli ide’ler sayesinde bir yazılımcı bugün eskisinden çok daha hızlı kod üretebiliyor. otomatik tamamlama, kod önerisi, hatta bütün fonksiyonların taslağı saniyeler içinde geliyor. ama daha fazla kod üretmek, daha anlamlı bir şey üretmek anlamına gelmiyor — üretkenlik ile anlam burada ayrışıyor, tıpkı “daha uzun bakmanın” “daha çok anlamak” olmaması gibi (#9’da bahsettiğim o preferential looking tuzağı).
asıl çarpıcı olan, bu sınır çözülmesinin tek yönlü olması. bir ai/ml mühendisi, ortalama seviyede bir modelle (örneğin claude sonnet) bugün baştan sona bir mobil uygulama üretebiliyor — kod yazmak, onun için artık öğrenilmesi gereken yeni bir beceri değil, mevcut bilgisinin üzerine kolayca binen bir araç. ama bir yazılımcı, elinde en üst düzey bir model olsa bile (örneğin claude fable) iyi bir churn prediction modeli eğitemiyor. çünkü kod üretmek modelin gücüne yaslanabiliyor; veriyi anlamak, doğru soruyu sormak, hangi metriğin yanıltıcı olduğunu bilmek ise deneyime yaslanıyor — ve deneyim, model boyutuyla satın alınamıyor.
bu asimetri, sadece “kim ne üretebiliyor” sorusunda değil, “ne kadar iyi ürettiği” sorusunda da kendini gösteriyor. backendciler bugün ai desteğiyle frontende, mobile, veri görselleştirmeye rahatça girebildiklerini düşünüyor. ama ortaya çıkan dashboardlar, deneyimli bir veri analistinin ya da bir frontend geliştiricisinin ürettiği kadar sade, okunabilir olmuyor genelde. kullanılan modele bir tane skill dosyası vererek çözülebilecek bir şey değil gibi sanki bu.. çünkü ai bize ui’da — arayüzün görünen yüzeyinde — yardımcı oluyor, ama işin bir de ux boyutu var: düne kadar onlarca kullanıcı hikayesinin, deneme-yanılmanın, gerçek kullanıcı geri bildiriminin birikiminden yavaş yavaş şekillenen arayüzler, bugün bu birikimi bir kenara bırakıp sıfırdan, birbirine şaşırtıcı derecede benzeyen kalıplarla üretiliyor.
kullanılabilirlik alanının duayeni, nielsen norman group’un kurucusu jakob nielsen, “AI: First New UI Paradigm in 60 Years” yazısından bu yana benzer bir noktaya dikkat çekiyor: yapay zekanın asıl tasarım sorunu teknolojik değil, örgütsel — üretim hızlandıkça, durup gerçek kullanıcıyı gözlemleme disiplini kayboluyor.
bu da ortalıkta bir kaos havası yaratıyor: “tasarımcılık bitti”, “frontendcilik bitti” gibi cümleler dolaşıyor. oysa yapay zekanın öncüsü kabul edilen isimlerin akıllarından geçen bu değil. andrew ng, mayıs 2026’da paylaştığı bir değerlendirmede kodlama ajanlarının en çok hızlandırdığı alanın frontend olduğunu, bunu backendin izlediğini söylüyor — ama bunu “artık herkes frontend yapabilir, frontendciye gerek kalmadı” diye değil, backendcilerin önündeki teknik kilitlerin, darboğazların kalkması olarak çerçeveliyor. andrej karpathy de benzer bir temkinle yaklaşıyor: ai destekli kodlamayı; üzerinde sıkı bir tasma tutulması gereken, iyi koda dair neredeyse hiç zevki olmayan, aşırı özgüvenli bir stajyere benzetiyor. yani mesele kilitlerin kalkması değil, kalktıktan sonra kimin hâlâ deneyimle, birikimle, zevkle karar verdiği.
burada dikkatimi çeken şey, sınırların erimesinin eşitlikçi bir şey olmadığı. evde de, teknolojide de sınır kalkıyor ama kalkan sınırın yükü herkese aynı dağılmıyor. merve’nin üzerine iki rol aynı anda biniyor; benim üzerimdeki fiziksel sınır kalkıyor ama zihinsel dağılım aynı hızda değişmiyor. yazılım dünyasında da yazılımcı veri biliminin alanına kolayca giremiyorken, veri bilimci yazılımın alanına neredeyse sürtünmesiz giriyor.
belki de bunu daha net söylemek gerek: sınırın kalkması, o sınırın boşluğunun iki tarafça eşit doldurulacağı anlamına gelmiyor. paylaşmak, kalkan sınırın boşluğunu ikisinin de doldurması demek — ve bu, sınırın kalkmasından çok daha yavaş, çok daha kasıtlı bir süreç. karşılıklı olarak birikimi, tecrübeyi, profesyonelliği anlamak ve buna gerçekten saygı duymak demek.
20 hafta önce idil’in hayatımıza girmesiyle başlayan bu yolculukta, en çok bunu öğreniyorum sanırım: bir şeyin mümkün hale gelmesi, o şeyin adil hale gelmesiyle aynı şey değil. ne evde, ne de kodda.. elimden geldiğince iyi bir baba olmaya çalışsam da, 20 haftada bu bağlamda kendime müthiş skorlar vermediğim bir gerçek. iş hayatında ise biraz daha anne gibiyim.. o sebeple ne olup bittiğini görüyor, değişmesi için mücadele etmeye kararlılıkla devam ediyorum.
o zaman gelelim o malum kapanış sorusuna.. sınırlar eridiğinde geriye “kim daha çok şey yapabiliyor” mu kalıyor, yoksa “kim neyi gerçekten taşıyor” mu? tabi bir de mana arayışı var.. sen her şeyi yapabiliyorsun diye yapman gerekiyor mu canım kardeşim?

