idil hanım son haftalarda oyuncaklarla olan etkileşiminde bir takım yeniliklere gitti. onları birer diş kaşıyıcı olmaktan çıkartıp, onlarla “oynamaya” başladı. oyuncağı artık rastgele savurmuyor. vuruyor, ses çıkıyor — ve duruyor. asıl mesele o durma anında sanki.. bakıyor, sanki bir şey bekliyor. sonra tekrar vuruyor. aynı hareket, aynı yer, aynı güç.
ilk haftalarda kolunu sallaması bir tesadüftü. kol havada bir şeye çarpıyordu, ses çıkıyordu, o da ürküyordu — sebep dışarıdaydı, o sadece içine düşmüştü. şimdi sıra tersine döndü: önce ses geliyor aklına, sonra kol hareket ediyor.
çünkü o duraklama bir tekrar değil, bir doğrulama. bir daha vurması, sesin hala orada olup olmadığını sınaması demek. ve bu, sandığımızdan çok daha büyük bir zihinsel adım sanırım.
jean piaget, kendi üç çocuğunu yıllarca defterlere not ederek gelişim psikolojisinin haritasını çıkaran isviçreli psikolog amcamız, bu evreye ikincil döngüsel tepkiler diyor. kabaca dört-sekiz ay arası. bundan önceki dönemde bebeğin döngüleri kendi bedeniyle sınırlı: parmağını emiyor, elini gözünün önünde tutup izliyor, kendi sesini dinliyor. ikincil aşamada ilgi dışarı kayıyor — artık merak konusu beden değil, bedenin dünyada bıraktığı iz.
bunun ölçülebilir bir hali de var. carolyn rovee-collier, bebek hafızası üzerine çalışan amerikalı gelişim psikoloğu, çok sade bir düzenek kurmuştu: beşiğin üzerine bir oyuncak asılıyor, bebeğin ayak bileğine bir kurdele bağlanıyor, kurdelenin öbür ucu oyuncağa gidiyor. bebek tekmeledikçe oyuncak hareket ediyor. sonuç, dakikalar içinde tekme sıklığının üç-dört katına çıkması — ve daha çarpıcısı, günler sonra aynı oyuncak gösterildiğinde bebeğin tekmelemeye yeniden başlaması. yani sadece öğrenmiyor; öğrendiği ilişkiyi saklıyor.
burada keşfedilen şey oyuncağın hareket etmesi değil. keşfettiği şey şu: onu ben hareket ettiriyorum.
iki şeyin birlikte gerçekleştiğini fark etmek ile birinin diğerine sebep olduğunu bilmek, aynı cinsten bilgiler değil. birincisi izleyerek öğreniliyor, ikincisi karışarak. ve karışmayan hiçbir sistem — ne kadar veri görürse görsün — ikinci bilgiye kendi başına ulaşamıyor. dünyaya dokunmadan öğrenilebilecek şeylerin de bir sınırı var.
judea pearl, önce olasılıksal yapay zekanın temellerini kuran, sonra kendi kurduğu şeyin sınırını tarif etmeye girişen israilli-amerikalı bilgisayar bilimci, bu tavanı üç basamaklı bir merdivenle anlatıyor. nedensellik merdiveni: en altta görmek — iki şeyin birlikte olduğunu fark etmek. ortada yapmak — dünyaya müdahale edip ne değiştiğine bakmak; pearl bunu ayrı bir işlemle, do-operatörüyle yazıyor, çünkü “yağmur yağdığında çim ıslak” ile “çimi ben ıslatırsam yağmur yağar mı” matematiksel olarak farklı sorular. en üstte hayal etmek — olmamış bir şeyin olsaydı ne olacağını sormak.
bugünün büyük modelleri birinci basamakta olağanüstü. dünyanın yazılı birikiminden devasa bir örüntü haritası çıkarıyorlar. ama o harita, tamamen gözlem verisinden kuruluyor — kimsenin müdahale etmediği, sadece kaydedildiği bir dünyadan. model “şunu yaparsan şu olur” cümlesini kurabiliyor, çünkü o cümleyi daha önce görmüş. denediği için değil.
bernhard schölkopf ve tayfasının nedensel temsil öğrenmesi çağrısı tam olarak bu konuyu tartışıyor: asıl mesele modelin daha çok veri görmesi değil, ham gözlemin içinden hangi değişkenin gerçekten bir kolu, hangisinin sadece bir yansıma olduğunu ayırabilmesi.

bu, sahada göründüğünden çok daha sık karşımıza çıkan bir hata. bir müşteri kaybı modeli düşünelim: kampanya alan müşterilerin ayrılma oranı düşük çıkıyor, model de bunu öğreniyor — kampanya, ayrılmamayla birlikte anılıyor. ama kampanya en baştan zaten ayrılma ihtimali düşük müşterilere verilmişse, model doğru örüntüyü öğrenmiş ama yanlış hikâyeyi kurmuş olur. kampanyayı herkese açtığınız gün etkinin buharlaştığını görürsünüz. endüstrinin bu tuzağa karşı elindeki en dürüst araç, kulağa ne kadar sıradan gelse de, a/b testi: müdahale etmeden, sadece bakarak öğrenilemeyeceğini kabul etmenin kurumsal hali.
idil’in oyuncağa vurması da tam olarak bu. gözlem verisi toplamıyor; müdahale ediyor. elini savurmak bir bakış değil, bir eylem — dünyayı değiştirip sonucu ölçüyor, sonra tekrarlayıp ölçümü doğruluyor. beş aylık bir bebek, trilyon parametreli sistemlerin zorlandığı basamakta, hem de günde yüzlerce kez.
serinin dördüncü yazısında, idil’in kavrama refleksini konuşurken tutunmak ≠ anlamak demiştim. dokuzuncu yazıda, kara kutu problemini konuşurken çalışmak ≠ açıklamak. bu hafta aynı ailenin üçüncü cümlesi geldi: birlikte olmak, sebep olmak değil.
ama itiraf edeyim, yazının bende soru işaretleri uyandıran yeri burası değil.
idil’in ağlamasına bakıp bir şeye bağlıyorum: sıcak olmuştur, acıkmıştır, uykusu gelmiştir. bunu her gün yapıyorum ve çoğu zaman tutuyor. yani ben bu evde çok iyi bir birinci basamak modeliyim — örüntüyü biliyorum, tahminim güçlü. ama kaç kere durup “acaba gerçekten bu mu” diye ayırt etmeye çalıştım, emin değilim. beş aylık kızım dünyaya dokunarak öğrenirken, ben onu izleyerek öğreniyorum.
belki de ebeveynlik zamanla yukarıdan aşağı inen bir merdiven. başta her şeye müdahale ediyoruz, çünkü hiçbir şey bilmiyoruz; her deneme bir deney. sonra örüntü birikiyor, tahminler tutmaya başlıyor, ve müdahale etmeyi bırakıp tahmin etmeye geçiyoruz. bir noktada çocuğumuzu gerçekten tanıdığımızı sanıyoruz — oysa sadece iyi bir korelasyon tablosu biriktirmişiz.
idil bugün benim yıllardır unuttuğum şeyi yapıyor: bir şeye vurup ne olduğuna bakıyor. peki ben en son ne zaman, onun hakkında bildiğimi sandığım bir şeyi gerçekten sınadım?





