bu hafta idil hanım mütemadiyen ağladı.. çok ağladı. sabah, öğle, akşamüstü.. bazen bir sebebi varmış gibi, çoğu zaman yokmuş gibi. karnı tok, altı temiz, uykusunu almış.. ve yine de ağlıyor. kucağa alıyoruz, ağlıyor. en sevdiği oyuncağı uzatıyoruz, iki saniye bakıp kaldığı yerden devam ediyor. şarkı söylüyoruz, sallıyoruz, ben merve’ye veriyorum, merve bana veriyor.. nafile.
ama iki istisna var. birincisi, kapıdan çıktığımız an. bazen asansörle aşağıya inerken bile ağlıyor, sokağa adım attığımızda sesi kısılıyor, birkaç adım sonra ise sanki hiç ağlamamış gibi etrafına bakıyor. ikincisi yeşil soğan. dişleri kaşınıyor olmalı ki, eline tutuşturduğumuz o ince yeşil sapı ağzına götürüp diş etleriyle ezmeye başladığında yüzü bir anda yumuşuyor.
serinin dokuzuncu yazısında, evden uzakta bir otel odasından şunu yazmıştım: ne zaman ağlayacağını bazen tahmin edebiliyorum, ama neden ağladığını nadiren. şimdi yanındayım ve durum pek değişmedi. ama bu hafta başka bir şey fark ettim: onu sakinleştiren şeyin, ağlamanın sebebiyle hiçbir ilgisi yok gibi. yürüyüş dişi geçirmiyor. yeşil soğan ilgi isteğini karşılamıyor. yine aynı dokuzunca yazıda bir şeyin çalışması, onun neden / nasıl olduğunu açıklamıyor demiştim — bu hafta onu tersinden yaşıyorum. neden işe yaradığını açıklayamadığım bir çare, her gün çalışıyor.
ve bu beni rahatsız eden bir soruya getiriyor. idil sakinleşiyor mu, yoksa sakinleştiriliyor mu? dışarıdan bakınca ikisi aynı şeymiş gibi görünüyor: ağlama duruyor. ama birinde düğme içeride, diğerinde ise dışarıda. şu an o düğmenin neredeyse tamamı bizde gibi — ya da kaldırımda, ağaçlarda, adımlarımın ritminde.
o ritmin bir açıklaması varmış. riken beyin bilimleri enstitüsü’nde ebeveynlik davranışının nörobiyolojisini çalışan japon sinirbilimci kumi kuroda ve ekibi, 2013’te bebeklerin kucakta taşınmaya verdiği tepkiyi ölçen bir çalışma yayımladı. anneler bebeklerini önce oturarak kucaklarında tuttu, sonra kucaklarında taşıyarak yürüdü. yürümeye başladıkları anda bebeklerin ağlaması azaldı, kıpırdanmaları durdu, kalp atışları birkaç saniye içinde yavaşladı. aynı tepki fare yavrularında da var: anne yavruyu ensesinden kavrayıp taşıdığında yavru gevşiyor, hareketsizleşiyor. araştırmacılar buna taşınma tepkisi diyor — evrimin, tehlikeden kaçarken yükü hafifletsin diye bebeğe yerleştirdiği bir refleks. yani yürüyüş idil’e iyi geliyor çünkü bir şey anlıyor değil. milyonlarca yıllık bir anlaşma devreye giriyor.
amerikalı gelişim psikoloğu edward tronick’in 1978’de yayımladığı still-face deneyi bu tabloya başka bir katman ekliyor. düzenek basit: anne bebeğiyle olağan şekilde oynarken birden yüzünü donduruyor, birkaç dakika boyunca ifadesiz bakıyor. bebek önce gülümsüyor, ses çıkarıyor, el kol sallıyor — anneyi geri çağırmaya çalışıyor. karşılık gelmeyince bakışını kaçırıyor, kıvranıyor, sonunda dağılıyor. tronick bundan şu sonucu çıkardı: bebeğin duygusal dengesi onun içinde değil, iki kişinin arasında kuruluyor. buna karşılıklı düzenleme diyor. idil’in bu haftaki ağlamaları belki de bir arıza değil, bir çağrıydı: dengemi tek başıma tutamıyorum, gel birlikte tutalım..
peki dışarıdaki bu düzen ne zaman içeri taşınıyor? amerikalı gelişim psikoloğu claire kopp, 1982’de bu soruya katman katman ilerleyen bir harita önerdi. ona göre öz-düzenleme bir anda gelmiyor. ilk aylarda bebek neredeyse tamamen dışarıdan dengeleniyor — kucak, emzirme, sallanma. sonra, üçüncü ay civarından itibaren, ilk kendi araçlarını keşfediyor: elini ağzına götürmek, bir nesneyi kavrayıp çiğnemek, bakışını rahatsız eden şeyden çevirmek. kontrol, öz-kontrol ve gerçek öz-düzenleme çok daha sonra, yürüme ve konuşmayla birlikte geliyor.
yeşil soğan tam bu ikinci basamakta duruyor. çiğneyen idil, ama sapı uzatan biziz. kaşıntıyı dindiren onun diş etleri, ama ne zaman ve neyle dineceğine karar veren bizim elimiz. yarı içeride, yarı dışarıda bir düzenleme.
bunu düşündükçe şunu fark ediyorum: dışarıdan dengelenen her sistem, bir gün o dengeyi kendisi kurmak zorunda kalıyor. ve bu geçiş, desteğin bir gece aniden çekilmesiyle olmuyor. dış düzen yavaş yavaş içeri sızıyor, bir süre ikisi birlikte çalışıyor, sonra bir gün dışarıdaki el fark edilmeden gevşiyor.
büyük dil modellerinin kısa tarihi de tam olarak böyle bir geçişin hikayesi. bu modeller uzun süre dışarıdan düzenlendi. çıktının önüne filtreler kondu, belli konulara korkuluklar çekildi. ardından insan geri bildirimiyle pekiştirmeli öğrenme — kısaca rlhf, gerçekten büyük dil modellerinde insan gelişimine en benzer olay bu olabilir — geldi: model cevaplar üretiyor, insanlar bu cevapları karşılaştırıp hangisinin daha iyi olduğunu söylüyor, model bu tercihlerden öğreniyor. her cevabın arkasında, bir şekilde, bu olur, bu olmaz diyen bir insan eli var. tıpkı her ağlamada uzanan bir kucak gibi.
2022’de anthropic’in yayımladığı constitutional ai çalışması bir sonraki basamağı denedi. burada model, yazılı bir ilkeler setine — bir anayasaya — bakarak kendi cevabını eleştiriyor, nerede yanlış yaptığını buluyor ve cevabını kendisi düzeltiyor. insan geri bildiriminin bir kısmının yerini, modelin kendine verdiği geri bildirim alıyor. kopp’un diliyle söylersek: dış düzenlemeden öz-düzenlemeye doğru atılmış bir adım.
ama işin en ilginç kısmı bence şu: o anayasayı yine insanlar yazıyor. modelin kendi kendini düzeltmesi, aslında dışarıdan verilmiş ilkelerin içeri taşınmış hali. ve kopp’un modeli bebekler için de tam olarak bunu söylüyor — kendi kendine sakinleşmek, yıllarca birlikte sakinleşmenin içe sinmiş biçimi. idil bir gün kendi sesini bulduğunda, o seste bizim adımlarımızın ritmi de olacak.
bir yapay zeka ekibinde bu geçişin iki klasik hatası var. birincisi, korkulukları sonsuza kadar üst üste yığmak — her yeni hata için bir filtre daha, bir kural daha. sistem dışarıdan bakınca sakin görünür ama içeride bir şey öğrenilmemiştir; filtre kalktığı an her şey yeniden başlar. ikincisi tam tersi: model hazır olmadan desteği çekmek, artık kendi başına idare eder demek. ikisi de aynı soruyu atlıyor: düzen içeri taşındı mı, yoksa hâlâ sadece dışarıdan mı tutuluyor?
bu hafta kaç kez kapıdan çıktık, saymadım.. bazen ben çalışıyorum diye merve idil, bazense hep birlikte. idil arabasında, ben adımlarımı sayıyorum, o ağaçlara bakıyor. ağlama birkaç adımda bitiyor ve ben o an kendimi garip bir şekilde işe yaramış hissediyorum — anlamadığım bir sorunu, anlamadığım bir yöntemle çözmüş olmanın tuhaf gururu.
bir gün gelecek, yürüyüşe ihtiyaç duymadan sakinleşecek. yeşil soğanı kendisi tutacak, belki ben odada bile olmayacağım. kopp’un haritasına göre bu iyi bir şey, olması gereken şey. ama o gün kapıdan yine birlikte çıkacak mıyız? belki de artık ona değil, bana iyi geldiği için? kim bilir?







