bu haftaki gelişme aslında sadece bu hafta ortaya çıkan bir gelişme değil. bazen gündem öyle yoğun oluyor ki, en öne çıkanı aktarıp geri kalanları birkaç sonraki yazıya saklamamız gerekebiliyor. bazı şeyler de ortaya çıktıktan bir süre sonra yok olup, sonra yeniden ve kalıcı halde sahalara dönüş yapıyor. bir nevi demo sürümü gibi.. neyse, bir süredir idil hanım denildiğinde bizimki kulak kabartmaya ve başını oraya buraya çevirmeye başladı. bu haftanın konusu da tam olarak bu.
akşam. mutfakta tencere fokurduyor, televizyonda kimsenin izlemediği bir haber bülteni dönüyor, merve telefonda biriyle konuşuyor. idil hanım halının ortasında, elindeki halkalı oyuncağı kemiriyor. kapının eşiğinden, sesimi hiç yükseltmeden “idil hanım” diyorum.
kemirmeyi bırakıyor. başı yavaşça ama tereddütsüz bana dönüyor.
bir kez daha deniyorum, bu sefer aynı tonla, aynı uzunlukta anlamsız bir şey söylüyorum. hiçbir şey. oyuncak yeniden ağzında. üçüncü denemede yine “idil hanım”.. yine dönüyor. kendimi biraz deneyci gibi hissediyorum, biraz da kızını sınava sokan bir baba gibi. ikisi de pek hoş bir his değil, ama merakım ağır basıyor.
bir isim, dünyadaki bütün kelimeler arasında tuhaf bir yerde duruyor. diğer kelimeler dışarıyı gösterir: top, mama, kedi. isim ise geri döner, söylendiği kişiyi işaret eder. kalabalık bir odada adınızı duyduğunuzda başınızın kendiliğinden dönmesi bu yüzden. ingiliz bilişsel bilimci colin cherry, 1953’te bu duruma kokteyl partisi problemi adını verdi: onlarca sesin arasında tek bir konuşmayı nasıl takip edebiliyoruz? birkaç yıl sonra neville moray, dinlemediğimiz kulağa verilen mesajları neredeyse hiç hatırlamadığımızı, ama katılımcıların kayda değer bir kısmının o kulakta kendi adı geçtiğinde bunu fark ettiğini gösterdi. yani ilgilenmediğimiz sesleri de bir yerde dinliyoruz, sadece içlerinden bizimle ilgili olanı yukarı taşıyoruz.
peki bebekler bunu ne zaman yapmaya başlıyor?
amerikalı psikolog peter jusczyk, hayatını bebeklerin kesintisiz bir konuşma akışını nasıl parçalara ayırdığını anlamaya adamış biri. 1995’te denise mandel ve david pisoni ile birlikte yayımladığı infants’ recognition of the sound patterns of their own names çalışmasında 4,5 aylık bebeklere kendi isimlerini ve başka isimleri dinletti. kritik ayrıntı şuydu: karşılaştırma isimlerinin bir kısmı bebeğin ismiyle aynı vurgu desenine sahipti. bebekler yine de kendi isimlerini daha uzun dinledi. yani mesele ritim ya da melodi değildi, o özgül ses dizisinin kendisiydi.
rochelle newman ise laboratuvarı gerçek hayata biraz daha yaklaştırdı ve arka plana konuşan sesler ekledi. 2005 yılında yayınladığı, bebekler üzerinde kokteyl partisi çalışması, beş aylık bebeklerin isimlerini ancak hedef ses arka plandan belirgin biçimde, 10 desibel kadar yüksek olduğunda tanıyabildiğini gösterdi. on üç aylıklarda bu fark 5 desibele iniyordu. tanımak bir şey, gürültünün içinde tanımak başka bir şey. tencere, televizyon, telefon konuşması.. o akşam bana dönmesi, belki de tahmin ettiğimden büyük bir başarıydı.
beni en çok düşündüren ise üçüncü bir çalışma oldu. masahiro imafuku ve arkadaşları, 2014’te yayımladıkları bir fNIRS çalışmasında bebeklerin beyin aktivitesine baktı. medial prefrontal korteks, yani yetişkinlerde kendimizle ilgili bilgiyi işlerken devreye giren bölge, bebeğin ismine en güçlü tepkiyi onu annesi söylediğinde veriyordu. ne söylendiği ile kimin söylediği birbirinden ayrılamıyordu.
burada genel bir ilkeden bahsedebiliriz: sürekli dinleyen bir sistem için asıl zorluk duymak değil, neyin kendisiyle alakalı olduğuna karar vermek. dinlemek ucuzdur, cevap vermek pahalı. bugün birçok büyük dil modelinin fiyatlandırmasında olduğu gibi.. her sese dönen bir bebek de, hiçbir sese dönmeyen bir bebek de aynı şeyi kaçırır.
bu ilkenin mühendislikteki karşılığını her gün cebimizde taşıyoruz. apple “hey siri” özelliğini iPhone 6 ile tanıttığında çözmesi gereken problem tam olarak buydu: cihaz günün her saati dinleyecek, ama yalnızca iki kelimeye uyanacak. ekibin anlattığına göre telefonda sürekli çalışan küçük bir sinir ağı, gelen sese bir güven skoru veriyor ve skor belirli bir eşiği aşarsa cihaz uyanıyor. eşiği düşürürseniz telefon “are you serious” gibi kulağa benzer gelen sıradan cümlelere de uyanır. yükseltirseniz, gerçekten seslendiğinizde sizi duymaz. bu iki hata türü arasındaki denge, bir anahtar kelime sisteminin bütün mühendisliği.
asıl ilginç kısım ise 2018’de geldi. apple, kişiselleştirilmiş hey siri üzerine yazdığı makalede problemi ikiye ayırdı: ne söylendi, ve kim söyledi. ilk kurulumda sizden birkaç kez “hey siri” demeniz istenir, cihaz sesinizden birkaç konuşmacı vektörü çıkarır. sonra siz kullandıkça kabul edilen her yeni seslenişi profilinize ekler, kırk vektöre ulaşana kadar sizi tanımayı sürdürür. önce açık kayıt, sonra örtük kayıt. telefon artık yalnızca kelimeyi değil, sesi de bekliyor.. imafuku’nun bebekleri gibi.
makalenin kendi itirafı da tanıdık geliyor: gürültülü ve yankılı ortamlar hâlâ çözülmemiş bir problem. newman’ın bebekleriyle aynı yerde takılıp kalmışlar.
yine de bir fark var, ve yazının asıl sorusu orada duruyor. telefon “hey siri”yi tanır ama kim olduğunu bilmez. içinde bir “ben” yoktur, sadece eşiği aşan bir örüntü vardır. idil hanım bana döndüğünde hangisini yapıyor? ismini mi tanıyor, yoksa kendini mi?
gelişim bilimi bu konuda oldukça mütevazı. psikolog beulah amsterdam’ın 1972’de uyguladığı ruj testi, bebeğin burnuna fark ettirmeden bir leke sürüp aynaya baktığında kendi burnuna uzanıp uzanmadığını gözlemliyordu. çocuklar aynadakinin kendileri olduğunu genellikle bir buçuk yaş civarında anlıyor. yani idil hanım ismini, aynada kendini tanımasından bir yıl kadar önce tanıyor. isim benlikten önce geliyor. belki de benliğin üzerine kurulduğu ilk iskelelerden biri o.
serinin dördüncü yazısında kavrama refleksini konuşurken tutunmak ≠ anlamak demiştim. avucuma sarılan o küçük el beni tanıdığı için değil, bir refleks olduğu için kapanıyordu. bugün aynı şeyin işitsel bir versiyonuna bakıyorum gibi. duymak, kendini bilmek değil. ama nasıl tutunmak bir gün anlamaya dönüşüyorsa, dönmek de bir gün bilmeye dönüşebilir.
bir şey daha var, ve bana en enteresan gelen kısım da bu. ben ona genellikle “idil” demiyorum. doğduğu günden beri “idil hanım”, “igu’m” gibi türlü söylemlerde bulundum. sanki yer deniz büyücüsü hikayesinde gezinip, gerçek ismini ifşa etmememiz gerekiyormuş gibi.. yani mandel’in deneyine katılsaydı, ona hangi ismi dinletmek gerekirdi? nüfus kağıdındakini mi, babasının taktığını mı?
her akşam, her “idil hanım”da, belki farkında olmadan onun profiline bir vektör daha ekliyorum. ama hangisini.. ismin mi, sesimin mi?
bir gün kreşte bir öğretmen, parkta tanımadığı bir anne, okulda bir arkadaşı ona “idil” diye seslenecek. ve o dönecek. dönerken ismini mi duymuş olacak, yoksa bir an için benim sesimi mi arayacak?






