geçen hafta idil hanım hayatının ilk elmasını tattı. elma biraz ekşiymiş. ağzına girdiği an yüzü ortadan katlandı sanki — gözler kısıldı, burun kırıştı, dudaklar büzüldü. merve’yle birbirimize baktık, ikimizin de aklından aynı kelime geçti: sevmedi.
sonra asıl tuhaf şey oldu. birkaç gün sonra, ortada ne elma vardı ne kaşık, idil o buruşmayı yeniden yaptı. aynı kısık gözler, aynı kırışık burun. ve hemen ardından kendi kendine kahkaha attı. biz de güldük tabi. o günden beri ara ara tekrarlıyor — bazen bize bakarak, bazen kimseye bakmadan. evin en samimi anları şu sıralar o küçük, ekşi suratın etrafında dönüyor.
ilk buruşma bir tepkiydi. ekşi bir tada, ağzın içinde olan bir şeye verilen cevap. ikincisinin ise ekşiyle hiçbir ilgisi yok. aynı yüz, aynı kaslar, aynı ifade.. ama artık bir şeye tepki vermiyor, bir şey söylüyor. arada geçen birkaç günde değişen tek şey yüzün anlamı oldu. ve o anlamı okuması gereken de bizdik..
altıncı aya yaklaşırken, bebekler anne sütünden başka tatlarla tanışmaya başlıyor. bu geçişin en az tartışılan zorluklarından biri de şu: bebek konuşamıyor, ebeveyn de onun ne sevdiğini yüzünden okumak zorunda kalıyor. catherine forestell ve julie mennella, philadelphia’daki monell chemical senses center’da tat ve koku gelişimini çalışan iki araştırmacı, tam da bu okumanın ne kadar güvenilir olduğunu merak etmişler. 2007’deki çalışmalarında 4–8 aylık 45 bebeğe sekiz gün boyunca yeşil fasulye yedirmişler; bir gruba fasulyenin ardından şeftali de vermişler. sonuç ilk bakışta sade: iki grupta da bebekler günler geçtikçe daha çok fasulye yemiş, ortalama 57 gramdan 94 grama.. ama asıl hikaye şimdi geliyor. yüz buruşturma yalnızca şeftali verilen grupta azalmış. sadece fasulye yiyen bebekler yüzlerini buruşturmaya devam etmişler — ve buruşturdukları yiyeceği her gün biraz daha çok yemişler. (early determinants of fruit and vegetable acceptance)
araştırmacıların vardığı yer bir ebeveyn için hem basit hem zor: bebekler bazı tatlara karşı doğuştan yüz buruşturuyor, bu yüzden bakım verenler o yiyeceği tekrar sunmaktan çekiniyor. oysa bakılması gereken şey sadece yüz değil, bebeğin yemeye devam etme isteği. önceki çalışmalar yeni bir tadın kabul görmesi için 8–12 kez sunulması gerekebildiğini söylüyor. yani ilk buruşmada vazgeçen ebeveyn, aslında henüz başlamamış bir öğrenmeyi bitirmiş oluyor.
peki ya ikinci buruşma? vasudevi reddy, portsmouth üniversitesi’nde yıllarını bebeklerin şakalaşmasına, takılmasına, gösteriş yapmasına — yani ana akım teorilerin genelde görmezden geldiği gündelik anlara — ayırmış bir gelişim psikoloğu. 7–11 aylık bebeklerin ebeveynleriyle yaptığı görüşmelerde çoğu bebeğin, daha önce kahkaha getirmiş bir hareketi o kahkahayı yeniden çağırmak için bilerek tekrarladığını bulmuş. reddy buna palyaçoluk diyor. yirminci yüzyıl boyunca bebek gülmesi dışarıdan gelen uyarana verilen basit bir tepki sayılmış; reddy ve gina mireault ise bu tür şakaların, bebeğin başka zihinlerin farkına varmaya başladığının işaretleri olduğunu savunuyor. (teasing and clowning in infancy)
idil hanım bu takvimin biraz önünden gidiyor gibi. ya da belki bizim okumamız fazla cömert; belki buruşmanın kendisi, yüzündeki o tuhaf his hoşuna gidiyor sadece. #21’de oyuncağa vurup çıkan sesi tekrar tekrar çağırıyordu. şimdi çağırdığı ses bir kahkaha, kullandığı alet de kendi yüzü. hangisi olursa olsun, bir şey kesin: o buruşmanın ilk gün söylediğiyle bugün söylediği aynı şey değil. #9’da ebeveynin bebeğinin ağlamasına sonradan anlam yüklemesinden söz etmiştim, çalışmak ≠ açıklamak demiştim. şimdi de “sevmedi” derken; bebeğin cümlesini değil, kendi cümlemizi kuruyorduk.
bir sinyalin anlamı sinyalin kendisinde taşınmıyor. bağlamda, zamanda ve onu okuyanda taşınıyor. bunu kucağındaki bir bebeğin yüzünde görmek kolay. bir milyon insanın davranışında görmek çok daha zor — ve arama motorlarından öneri sistemlerine, sohbet asistanlarına kadar bugün kullandığımız yapay zekanın büyük kısmı tam da bu zor olanla uğraşıyor.
insanlar beğendiklerini ya da beğenmediklerini nadiren açıkça söyler. bu yüzden sistemler örtük geri bildirime yaslanır: tıklama, sayfada kalma süresi, atlama, geri dönme. cornell’den thorsten joachims ve ekibi 2005’te kullanıcıların arama sonuçlarına nasıl baktığını göz izleme cihazlarıyla takip etmiş ve tıklamaları insanların elle verdiği değerlendirmelerle karşılaştırmış. vardıkları sonuç forestell’in mutfağından çok uzak değil: tıklamalar bilgi taşıyor ama yanlı. bir tıklamayı tek başına “bu sonuç iyi” diye okumak yanıltıcı, çünkü insanlar en üstteki sonuca, iyi olduğu için değil en üstte olduğu için de tıklıyor. buna karşılık göreli okumalar — “şunu atlayıp bunu tıkladı” — ortalamada oldukça isabetli. tek bir yüze değil, yemeye devam etme isteğine bakmak. tek bir tıklamaya değil, zaman içindeki örüntüye bakmak. iki öğüt aynı yerden geliyor.
işin bir de zaman boyutu var. bir sinyalin anlamı değiştiğinde, eski anlamla eğitilmiş bir model onu yanlış okumaya devam eder. makine öğrenmesinde buna kavram kayması (concept drift) deniyor: girdiler aynı görünür, ama girdiyle sonuç arasındaki ilişki sessizce değişmiştir. idil’in yüzünü ilk günkü anlamıyla okumaya devam etseydik, şimdi her kahkahasından önce ona bir şeyin tadının kötü geldiğini sanıyor olurduk.
forestell ve mennella’nın deneyinde kolayca gözden kaçan bir ayrıntı daha var, bence en düşündürücüsü. şeftali verilen bebekler daha az yüz buruşturdu. ama fasulyeyi kabullenme, şeftali olsun olmasın arttı. şeftalinin asıl değiştirdiği şey yüzdü. tatlıyı ekleyince ifade güzelleşiyor; ama asıl hedef, yani yeşili kabullenmek, tatlıya bağlı değil.
bugünün büyük dil modelleri de insanların tercihleriyle ince ayar yapılarak eğitiliyor — hangi cevabın daha çok beğenildiği, modele neyin “iyi” olduğunu öğretiyor. mrinank sharma ve arkadaşlarının 2023’teki çalışması, bu şekilde eğitilen asistanların farklı görevlerde tutarlı biçimde dalkavukluk eğilimi gösterdiğini, yani doğru olandan çok kullanıcının duymak istediğini söylemeye meyilli olduğunu ortaya koydu; insanların tercihlerinin de kısmen bu tür cevapları ödüllendirdiğini gösterdi. (towards understanding sycophancy in language models) yüzleri güzelleştirmenin yolunu bulan bir sistem, kendi şeftalisini bulmuş demektir.
ürün dünyasında da tanıdık bir hikaye bu. yeni bir özellik çıkar, ilk haftanın metrikleri iç açıcı değildir — kullanıcılar şaşırmış, bir kısmı hemen kapatmış. ekip o buruşmaya bakar ve özelliği rafa kaldırır. belki gerçekten kötüydü. ama belki de sadece yeni bir tattı, ve kimse sekizinci, onuncu kez sunmayı beklememişti. ya da tersi: her şeyi beğeni oranına göre optimize eden bir ekip, kullanıcıyı hiç buruşturmayan ama ona hiçbir şey de katmayan bir ürünle baş başa kalır.
şimdi düşünüyorum — ilk buruşmada elmayı rafa kaldırsaydık, o ikinci buruşma hiç olmayacaktı belki. ekşiyle tanışmadan, ekşiyle şakalaşmayı da öğrenemeyecekti.
bir gün o yüz yeniden ekşiyi anlatmaya başlayacak. ya da daha zor bir şeyi — bir “hayır”ı, bir kırgınlığı, hoşuna gitmeyen bir şeyi. o gün şakayı gerçekten ayırabilecek miyim? ve beni daha çok düşündüren: büyüdüğünde de bana buruşan yüzünü göstermeye devam edecek mi, yoksa farkında olmadan ona sadece gülümsemeyi mi öğreteceğim?
meraklısına uzun bir aradan sonra dipnot
instagram’da paylaştığım her yazının arkasında, en başından beri (birkaç istisna hariç) bir peyk şarkısı çalıyor. 5 kasım, grubun solisti irfan alış’ın aramızdan ayrılışının ikinci yılı. o haftaya kadar her yazının sonunda irfan abi’ye küçük bir yer ayırmak istiyorum.
irfan abi’yle hiç tanışmadım, tek bir konserine bile gitmedim. ama geçenlerde, ekran göstermemeye ne kadar özen göstersek de, merve idil’i ayaklarında sallarken bir yandan da mubi’de onun kısa filmi satılık araba’yı izliyorduk. içimden bir ses idil’in, irfan abi’nin sesini şarkıların, kurguların ötesinde de duyması gerektiğini ve belki biraz da görmesi gerektiğini söyledi.. karşı gelemedim. filmin sonunda denizdeyim’in trompetle çalınan bir versiyonu başladı. idil de gözlerini kapadı ve huzurla uykuya daldı.
neden uyudu, bilmiyorum. belki saati gelmişti, belki de trompet onu alıp götürmüştü. ama ben o anı bir cevap olarak okudum — bu yazının söylediği her şeye rağmen.
irfan abi’nin bartu küçükçağlayan’a son karşılaşmalarında söylediği bir şey varmış: birbirimize sadece iyi yaptıklarımızı değil, kötü yaptıklarımızı da söylememiz gerekiyor. buruşan bir yüze bundan daha iyi bir dipnot bulamazdım.






