havanın oldukça kapalı olduğu bir gündü. köyde, zeytinlerin arasında geziniyorduk. bir yerden bir ses geldi.. ne olduğunu hâlâ bilmiyorum. bir dal mı kırıldı, bir kuş mu havalandı, yoksa ağaçların arasında görmediğimiz bir şey mi kıpırdadı.. önemli de değil aslında. önemli olan ondan sonrası: ikimizin de kafası aynı anda o yöne döndü. sonra ben idil’e döndüm. o da bana.
birkaç saniyelik bir an. ama bu sonbahar bunu birkaç kez daha yaşadık, sayamıyorum artık. şimşek çakıyor, ikimiz de aynı yöne dönüyoruz. ardından gök gürlüyor, yine aynısı. önce sese, sonra birbirimize.
ve her seferinde, ilk dönüp bakan ben oluyorum. bu iki hareketin aynı şey olmadığını fark etmem ise biraz zaman aldı.
ilki, yani kafanın sese dönmesi, aslında ikimize de ait değil. fizyologların uzun zamandır “bu ne?” refleksi dediği şey bu: beklenmedik bir uyaran geldiğinde canlı ne yapıyorsa bırakıyor, gözünü, kulağını, bütün bedenini o yöne çeviriyor. ormandaki bir geyik de aynısını yapıyor. bunun için yanında birine ihtiyacı yok. iki canlının aynı anda aynı yöne dönmesi, aralarında hiçbir şey olmadan da mümkün.
ama ikinci hareket başka. bu kez sese değil, birbirimize dönüyoruz. ve o bakışın içinde bir soru var: sen de duydun mu?
gelişim psikolojisinde buna ortak dikkat deniyor. alanın başlangıç noktası sayılan çalışma, michael scaife ile jerome bruner’in 1975’te nature’da yayımladığı kısa bir makale. bruner, psikolojinin ilgisini davranıştan zihne çeviren isimlerden biri. scaife’la birlikte çok basit bir şeye bakmışlar: yetişkin başını çevirip bir şeye baktığında bebek de o yöne bakıyor mu? bakıyormuş.. çoğu sekiz aylıktan itibaren. annenin dünyayı bebeğe gösterebilmesinin kapısı tam da buradan açılıyormuş.
michael tomasello ise bir adım öteye geçiyor. insanı diğer primatlardan ayıran şeyi yıllarca şempanzelerle çocukları karşılaştırarak arayan bu gelişim psikoloğuna göre asıl eşik, aynı yere bakmak değil. bebeğin nesneye baktıktan sonra karşısındakine geri dönüp bakması. o geri dönüş “bunu birlikte görüyoruz, biliyorum” demek. tomasello buna dokuzuncu ay devrimi diyor.
dokuzuncu ay. idil daha altı buçuk aylık..
o yüzden dürüst olmam lazım: gördüğüm şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. belki tomasello’nun tarif ettiği şeyin erken bir habercisi. belki de, ki bu daha olası, o anlamlı bakışı benim tetikliyor oluşum. çünkü ilk dönen hep ben oluyorum.
neden ben? sanırım ben de bir şey soruyorum: korktu mu? ağlayacak mı? bu ses onun için ne demek?
bir gün aynı soruyu o da soracak, eminim. 1985’te james sorce ve arkadaşlarının yaptığı meşhur görsel uçurum deneyinde, bir yaşındaki bebekler camla kaplanmış sahte bir uçurumun kenarına geldiklerinde annelerinin yüzüne bakıyor. anne gülümsüyorsa çoğu geçiyor. anne korkmuş görünüyorsa hiçbiri geçmiyor. yani belirsiz bir anda bebek, ne hissedeceğini yanındakinin yüzünden okuyor.
şimdilik bizde yön ters. sorunun cevabını o benim yüzümde değil, ben onun yüzünde arıyorum. belki de bana dönmeyi, benim ona dönüşümden öğreniyordur.
bir şeyi aynı anda algılamak, onu paylaşmak demek değil. paylaşmak ikinci bir hamle istiyor: birinin dönüp “sen de gördün mü, ne anlama geliyor bu?” diye sorması. ve bu hamle kendiliğinden gelmiyor.
son zamanlarda en çok kafa yorduğum konulardan biri, birden çok yapay zeka ajanının birlikte çalıştığı sistemler. kâğıt üzerinde çok güzel duruyorlar: biri planlıyor, biri araştırıyor, biri kodu yazıyor, biri kontrol ediyor. ama berkeley’de yapılan kapsamlı bir çalışma, bu sistemlerin neden başarısız olduğuna yüzlerce görev üzerinden baktı ve vardığı sonuç beni şaşırtmadı: sorun çoğu zaman modellerin zekâsında değil, ajanların birbiriyle uyumunda. örneklerden biri neredeyse bizim ormandaki anımız. bir ajan diğerine yanlış giriş bilgisi veriyor. ikincisi bilgideki tutarsızlığı görüyor ama sormuyor, devam ediyor. ikisi de aynı göreve dönmüş. hiçbiri diğerine dönüp bakmamış.
dil modelleriyle konuşurken de benzer bir şey var. stanford’dan omar shaikh, dan jurafsky ve arkadaşları 2024’teki bir çalışmalarında, insanların konuşurken farkında olmadan sürekli yaptığı küçük teyit hamlelerini, yani “ne demek istedin?” ve “tamam, anladım” gibi cümleleri, modellerin cevaplarında aradılar. çok az buldular. modeller ortak zemini kurmuyor, varsayıyor. üstelik bizi memnun etmek üzere eğitildikçe bu hamleleri daha da az yapıyorlar. #25’te ekşi elmayı yazarken modellerin bizim tepkilerimize nasıl ayarlandığından bahsetmiştim. meğer o ayarın bir bedeli de varmış: memnun etmeye çalışan model, dönüp “doğru mu anladım?” diye sormayı unutuyor.
serinin dördüncü yazısında attention’dan bahsetmiştim. bir sistemin, bir bebeğin, neye tutunacağını seçmesinden. tutunmak ≠ anlamak demiştim. bugün bunun bir üst katı var gibi geliyor bana: tek bir dikkatin neye tutunduğu değil, iki dikkatin birbirine tutunması.
yapay zekada “insan döngüde” derken çoğu zaman sadece ilk hareketi kastediyoruz: alarm çaldığında herkesin aynı ekrana dönmesini. ama gözetim dediğimiz şey ikinci bakışta başlıyor. ekrana bakan insanın, modelin gördüğünü gerçekten görüp görmediğini sorduğu, gerekirse dönüp “dur, sen ne gördün?” dediği o anda. aynı yöne dönmeyi bize doğa veriyor, birlikte bakmayı ise öğrenmemiz gerekiyor. birbirimizden..
gök gürlediğinde yine aynı şeyi yapacağız biliyorum. önce o sese döneceğiz. sonra ben ona döneceğim, o da bana. ama artık o ikinci bakışta ne olduğunu merak ediyorum. o bana baktığında ne arıyor? benim yüzümde bir cevap mı, yoksa sadece orada olduğumu mu? ve ben ona ilk dönen olduğumda.. ona bir şey mi gösteriyorum, yoksa onun yüzünde kendi sorumun cevabını mı arıyorum?
arka planda çalan: peyk — köleler ve kilitler
2012’de izmir’de, ahmetbeyli açıklarında göçmenleri taşıyan bir tekne battı. altmış bir kişi boğuldu, çoğu kadın ve çocuktu. irfan abinin o yıllarda tam karşı kıyıda, yirmi metre ötede bir dükkânı vardı. haberi herkes duydu, twitter’da okudu, televizyonda izledi. haberi izleyince hepimiz bir an “o yöne döndük”. sonra çoğumuz “önüne döndü". o dönmedi.. 2017’de peyk’in aynı adlı albümüyle çıkan köleler ve kilitler, o sese hiç sırtını dönmeyen birinin şarkısı. kapılarını kilitleyen, insanları sınırların arasında boğan bir dünyayı anlatıyor. kendisi şarkı hakkında bir söyleşide “ben bir şey anlatmıyorum ki, var olan bir şey kendini anlatıyor” diyordu.
bu hafta aynı yöne dönmekle, birlikte bakmak arasındaki farkı yazdım. bence irfan abi bu farkı hep biliyordu. felaket herkesi aynı yöne döndürür. ama birinin dönüp yanındakine bakması, “sen de duydun mu? ne yapacağız?” demesi gerekir. o, o ikinci bakışı atan adamdı.. her daim. iyi ki vardın irfan abi.






